İstanbul’un 400 efsanesi kitap olarak yayınlandı

  • Yazının Tarihi: 26 Şubat 2015
  • Yazar: Şahin Altay ÖNAL
  • Bu yazı 27 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’den yapılan açıklamaya göre, “İstanbul Efsaneleri” ismini taşıyan kitap, Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihi süreçte, efsunlu şehrin mitolojik kahramanlarına, tılsımlı sütunlarına, sinagog, kilise ve camilerine, saray, çeşme ve yalılarına ait efsanelerin yer aldığı 12 başlıktan oluşuyor.

ÖZEL İNDİRİMLE SATIŞA SUNULACAK

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Ferhat Arslan tarafından kaleme alınan eser, Kültür A.Ş. Yayınları Kültür Medeniyet Serisi’nin 9’uncu kitabı olarak yayımlandı. İlk kez CNR Kitap Fuarı’nda okuyucuyla buluşacak kitap, fuara özel indirimle satışa sunulacak.

GİZEMLİ ŞEHİR TILSIMLARDAN NASİBİNİ ALDI

Kitabın “İstanbul’un Semtleri İle İlgili Efsaneler” bölümünde, Bebek’ten Yuşa Tepesi’ne, Beyoğlu’ndan Eyüp’e, Galata’dan Göztepe’ye, Kadıköy’den Kasımpaşa’ya kentin hemen hemen tüm semtleriyle ilgili efsanelere yer veriliyor.

Kitapta yer alan bilgilere göre, gizemli şehrin hemen hemen her karesi tılsımlardan nasibini aldı.

İSTANBUL’UN YERİ GÖĞÜ TILSIM

Yılanlardan sivrisineklere, kurtlardan horozlara, vebadan ayrılıklara, kuruluşundan bu zamana İstanbul’a sayısız tılsım yapıldı. Üç başlı ejderha tılsımından, hamsi balığı tılsımına, gelecekten haber veren tılsımlı sütundan, Akdeniz’i koruyan tılsıma kadar hepsi şehri ve yaşayanları korumak için yapıldı.

İSTANBUL’UN KURUCUSU BİZANS

Öncelikle Yunan Tanrısı Zeus’un, İstanbul’un kuruluş efsanesinde yer alıyor olması ona tanrılar mekânı payesi de kazandırmıştır. Birçok kuruluş efsanesine sahip bu yarımadadaki efsanelerin ilki, uygarlığın kurucusu Bizans’ınkidir. Bu adla anılan eski çağlarda yaşamış bir Trak kralıdır. Su perisi (Nymphe) Semestra’nın oğludur.

Haliç koyunun sonundaki yörenin kralı Barbizos’un (Barbysios) Kızı Fidaleia (Phidaleia) ile evlenmiş, düğün hediyesi olarak Sarayburnu’ndaki Buzantion kentini almıştır. Efsanelerden ikincisinde Bizas’ın kişiliği daha karmaşıktır. Bu, Boğaziçi’ne yabancılarca Bosphoros denmesine neden olan efsanevi yaratık İo’nun Keras (Haliç) civarında Keroesse’yı doğurmuş olmasıyla başlayan efsanedir. Haliç isminin de buradan geldiğinden hareketle Keroessa da Heros Eponymosu ve şehrin kurucusu Byzas’ı doğurmuştur. Babası deniz tanrısı Poseidon’dur. Küçüklüğünde, kaynak perisi Bizia’dan süt emmiştir.

Büyüyünce de Bizantion kentini kurmuştur. Haliçin ilk ismi mitolojik kaynaklara göre Kereossa’dan gelmektedir. (Zeusun sevgilisi İo’nun kızı) bu isim aynı zamanda boynuz anlamına da gelmektedir.

AB-I HAYAT, MARMARA DENİZİ VE İSKENDER

Derler ki, İskender, bir gün balık tutmak için bir derenin içine inmiş. Dere öyle bildik büyük bir dere değilmiş. Suyu diz boyu ya var ya yokmuş. Duru suda balıkları gören İskender, o güne kadar görmediği güzellikteki balıkları tutup pişirmek istemiş. İskender eğilmiş incecik dereye, suda sırtları görünen balıkları elleriyle yakalamak istemiş ama yakalayamamış. İskender, soyunmuş, iyice suya girmiş ama balıkları yine yakalayamamış. Çok öfkelenen İskender derenin bir kenarından suyun akışını değiştirerek, başka bir alana vermiş. Böylece balıkları susuz bırakıp yakalamak istiyormuş fakat bu çabası da sonuç vermemiş. İskender o anda arkasından gelen bir sesle irkilmiş:

— Ey İskender, boşuna uğraşma o balıkları tutamayacaksın. Balık tutmak ülkeleri fethetmeye benzemez. Her işin bir bileni vardır. Biliyorum, canın bu balıkları çok çekti. Buyur al, demiş. O anda, yaşlı, uzun sakallı adam elini dereye daldırıp üç tane iri balığı kavrayıp İskender’e vermiş. İskender, deminden beri uğraştığına mı yansın, yoksa bu ihtiyarın onunla alay edercesine yakaladığı balıklara mı? İskender, öfkesini yenerek:

— Sağol ihtiyar! demiş.

Hemen oracıkta bir ateş yakmış, balıkları kızartmaya başlamış. Ama balıklar bir türlü pişmiyorlarmış. Buna sinirlenen İskender ormandan kucak kucak odunlar kesmiş getirmiş, ateşi alevlendirmiş. Alevlerin boyu dağlar kadar yükselmiş. Ama balıklar bir türlü pişmiyormuş. İskender iyice öfkelenmiş. Almış balıkları yeniden pişirmeye çalışmış. Ama balıklar alevlerin içinde zıplayıp duruyorlarmış. O kadar aleve, ateşe rağmen hiç birinde pişme belirtisi yokmuş. Artık balık yemekten umudunu kesen İskender, balıkları tutup denize geri fırlatmış. Suya düşen balıklar hiçbir şey olmamış gibi hızla yüzüp suyun derinliklerinde kaybolmuş. Öfkesi iyice artan İskender, ihtiyara dönmüş:

— Bu balıklar büyülüydü, onları benimle alay etmek için verdin. Bunun cezasını ödeyeceksin, deyip kılıcını çekmiş ve ihtiyarın başını uçurmuş. İhtiyarın kafası yuvarlana yuvarlana bir tepenin üzerine ulaşmış. O anda ihtiyarın boynundan fışkıran kanlar suya dönüşmüş. Öyle bir hızla akmaya, fışkırmaya başlamış ki İskender neye uğradığını şaşırmış. Çevreyi, çukurları sular basmış. Sular fışkırdığında İskender atına atlayıp geri çekilmeye, sulardan kaçmaya çalışmış. Geri gide gide kendini bugünkü Yalova kıyılarında bulmuş. Arada kalan yerler birden bire denize dönüşmüş. O anda, ihtiyarın kafasının bulunduğu tepeden bir ses işitilmiş:

— Ey İskender, büyük bir fırsatı kaçırdın. O balık tutmaya çalıştığın derenin suyu Ab-ı hayat suyuydu. Balıkları bu yüzden pişiremedin. Bunu anlayamadın ve ölümsüzlük suyunu kaçırdın, demiş. İskender geri dönmek istemiş ama artık önünde koca bir deniz duruyormuş. Derler ki, işte o koca deniz Marmara Denizi olmuş. İskender’in aradığı ölümsüzlük suya yani Ab-ı hayat ise Marmara Denizi’nin altında kalmış.

İSTANBUL’UN KURULUŞU VE MARTILARI

Derler ki, başkentini arayan Constantinus önce Asya yakasını seçmiş. Ancak gökyüzündeki martılar işçilerin küçük inşaat taşlarını sürekli çalıp öteki yakaya, bugün Büyük Saray’ın olduğu sahile taşımışlar. Martıların bu ısrarı üzerine İmparator bunun ilahî bir işaret olduğunu anlamış ve şehrin tarihî yarımadada kurulması emrini vermiş. Martılar da sonsuza dek bu şehrin semalarında uçmaya, şehrin ayrılmaz bir parçası olmaya, bu güzel şehrin güzelliğine güzellik katmaya devam edeceklermiş.

ZEYTİN İÇİN YAPILAN TILSIM

Bu tılsımlı sütun Kostantin tarafından Tavukpazarı’nda yaptırılmış. Kırmızı renkli zımpara taşından yapılmış olan bu sütun yuvarlak bir direk şeklindeymiş. Yüksekliği ise 100 arşınmış. Bu sütun da Hazreti Muhammet’in doğduğu Pazartesi gecesi meydana gelen depremde zarar görmüş. Ustalar çok kalın, eski İstanbul demirinden yapılmış demir kemerlerle bu tılsımlı direği kırk yerinden sarmışlar. Bundan dolayı çok sağlam bir sütunmuş. Bu sütun İskender-i Rumî tarihinden 130 sene önce yapılmış. Daha sonra Kostantin bu yüksek sütun üzerine tılsımlı bir sığırcık kuşu resmi yapmış. Yılda bir kere o kuş kanat vurup, feryat ettikçe bütün kuşlar bu sütunun çevresine gaga ve tırnakları ile üçer tane zeytin getirirlermiş.

İstanbul halkı da bu zeytinleri toplayıp yerlermiş.

GÖRÜNMEYEN ASKERLERİN GEMİLERİ KARADAN YÜRÜTMESİ

İstanbul’un fethi esnasında Bizanslılar Boğaz’a kalın zincirler çekerler. Fethin gerçekleşebilmesi için çok önemli bir rol üstlenecek olan Osmanlı donanması bir türlü denize indirilemez. Bundan dolayı da fetih gecikir, ordu günden güne ümitsizliğe kapılır. Bu halet-i ruhiye içerisinde, üzgün bir halde çadırında uyuyakalan ll. Mehmet, rüyasında Peygamber Efendimiz’i görür.

Peygamberimiz ll. Mehmet’e gemileri karadan yürütüp donanmayı denize indirmesini söyler ve gemilerin karadan yürütüleceği güzergâhı bizzat gösterir. Padişah, uyanır uyanmaz sadrazamlarını yanına çağırır, rüyasını anlatır ve bu fikrin hayata geçmesi için çalışmalara başlar. Bu sırada ll. Mehmet, Boğaz’a Kur’anı en güzel okuyan davudî sesli hafızlar koydurur ve Fetih Suresi’ni okutturur. Aynı zamanda büyük bir alaya da Allah’ın yardımına mazhar olabilmek için durmaksızın dua ettirir. İşte bu manevi hava içerisinde kızaklar üzerinde, Kâğıthane’den denize indirilmeye çalışılan gemileri çekenler arasında yeniçeri ile birlikte görünmeyen, manevi askerlerin de Türk ordusuna yardım ettiği söylenir. Bundan dolayı koca Osmanlı donanması bir gecede karadan yürütülerek denize indirilmiş, sabah olduğunda karşılarında Osmanlı donanmasını gören Bizanslıların dilleri tutulmuş ve artık İstanbul’un kurtarılamayacağını anlamışlardır.

ESKİCİ BABA

İstanbul’un fethinden önce şehre yerleşmiş olan Türkler bulunmaktaydı. Bunlardan bir tanesi de Allah dostlarından biri olan Eskici Baba’ydı. Eskici Baba şehirde ahalinin ayakkabılarını diker, onlardan dünyalık elde ederdi.

İstanbul’un fethi için top ateşleri başladı. Şehre günlerce dört bir yandan toplar atılıyordu. Buna rağmen atılan topların, güllelerin hiç biri her hangi bir yere isabet edemedi. Çünkü Eskici Baba kerametiyle onları teker teker tutuyor, kucaklıyor ve kenara koyuyordu. Topları tutup kenara koyduğu esnada da: “Evlatlarıma zarar vermesin.” diyordu. Çünkü Rum halkı Eskici Baba’yı seviyor ve onun iaşesini temin ediyordu. Muhasara sırasında bir gün Fatih Sultan Mehmet Han sabah namazına kalktı, namazdan sonra ellerine açarak: “Ya Rabbi, eğer hakkımızda hayırlıysa bu şehri fethetmemizi nasip et, şehrin kapılarını askerlerime aç.” diye dua etti. Gün içinde top atışları tekrar başladı. Gülleler kale surlarını yıkmaya başlamıştı, surlarda gedikler açılıyordu artık. Bunun neticesinde de şehir zapt edildi. Fatih Sultan Mehmet şehre girdikten sonra halka: “Burada haliyle farklı bir kimse var mıydı?” diye sordu. “Evet, vardı.” diye cevap verdiler. O kimse Eskici Baba’ydı. Muhasara sırasında şehre atılan topları bize zarar vermesin diye eliyle tutup kenara atıyordu. Bunun üzerine Hünkâr ve yanındakiler, İstanbul’un fethinin neden geciktiğinin sırrını anlamış oldular.

BEYKOZ YUŞA TEPESİ

İstanbul Boğazı’nın Beykoz sırtlarında Yuşa Peygamber’e ait olduğuna inanılan bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarın bulunuşu ile ilgili halk arasında şöyle bir efsane anlatılmaktadır:

Yavuz Sultan Selim zamanında bir çoban bugün mezarın bulunduğu alanda koyunlarını otlatıyormuş. Sakin sakin otlanan koyunlar, Yuşa Peygamber’in mezarının bulunduğu alana yaklaştıklarında üzerine basmadan mezarın etrafından dolanarak o bölgede otlanıyorlarmış. Bu durumun sebebini bir türlü anlayamayan çoban bir gece rüyasında Yuşa Peygamber’i görmüş. Rüyada Yuşa Peygamber çobandan; Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkmasını ve Sultan’ın buradaki mezarı üzerine bir türbe yaptırmasını istemiş. Ertesi gün rüyanın tesirinde kalan çoban, Sultan’ın huzuruna çıkmış ve rüyasını anlatmış. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de Beykoz sırtlarındaki bu tepeye Yuşa Peygamber için bir türbe yaptırmış. Çobanı da burada türbedâr olarak görevlendirmiş. İnsan vücudunun boyutlarını aşan, Yuşa Peygamber’in mezarı, buradaki caminin bahçesinde bulunmaktadır.

ÇATLADIKAPI II

Bizans zamanında yapılan surların Sidera adı verilen bu kapısı, 1532 tarihinde meydana gelen şiddetli bir depremde çatlayınca, hem semt hem de kapı Çatladıkapı olarak anılmaya başlar. “Çatladıkapı” ile ilgi bir efsaneye göre; Bizans döneminde burada tutsak edilen bir Ermeni asker kaçmak için demir kapıyı kırar ve atıyla firar etmeyi başarır. Rivayete göre denizin sakin olduğu anlarda hâlâ bu askerin atının nal izlerini kayalıklarda görmek mümkündür.

BULGAR KİLİSESİ

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, bir taraftan kendi devletlerini kurma çabasında olan Bulgarlar öbür taraftan da Ortodoks olmalarına rağmen, Fener’deki Rum- Ortodoks Kilisesi’ne bağlı kalmak istemezler, kendilerine ait bağımsız ve milli bir Bulgar Ortodoks Kilisesi arzu ederler. Bunun için de hazırlık yaparlar. Bu durumu ülke menfaatlerine uygun bulmadıkları için zamanın padişahı Abdülaziz ve sadrazamı Ali Paşa kilisenin yapımına izin vermek istemezler. Lakin yapılan rica ve ısrarlara dayanamayan Osmanlı Hükümdarı işi zora koşarak kilisenin inşasına bir şart koşar.

Abdülaziz: “Size izin veriyorum ama bir şartım var. Kiliseyi üç hafta içinde yapacaksınız!” der.

Bu durum karşısında çaresiz kalan Bulgarlar, önceden hazırlatmış oldukları, Avrupa’da dökme demirden inşa edilmiş bir kiliseyi İstanbul’a getirterek verilen mühlet içerisinde kiliseyi Balat’a monte ederler.

FATİH CAMİİ, SULTAN FATİH VE HIZIR

Fatih Camii ibadete açıldığı zaman, ilk cuma namazında Hızır Aleyhisselam camiye gelmiş ve camide bulunan cemaatle tek tek musafaha etmiş. Musafaha sırası Fatih Sultan Mehmet’e geldiğinde, Fatih Sultan Mehmet bu kişinin Hızır Aleyhisselam olduğunu anlamış. Musafaha ederken Fatih, Hızır Aleyhisselam’ın kolunu bırakmamış, “Senin kim olduğunu bütün cemaate ilan edeceğim.”

Hızır Aleyhisselam da Fatih’e: “Bunu sakın yapma.” demiş.

Fatih Sultan Mehmet Han da: “Bir şartla senin kim olduğunu cemaate açıklamam.”,

Hızır da “Neymiş şartın?” demiş. Fatih: “Beş vakit namazın en az bir vaktini bu camide kılacaksın.” demiş.

Hızır Aleyhisselam da Fatih’in bu teklifini kabul etmiş. O günden sonra da Hızır Aleyhisselam beş vaktin birini mutlaka Fatih Camii’nde kılmaya başlamış.

GALATA KULESİ VE İLK UÇAN TÜRK

İstanbul’un en önemli simgelerinden biri olan Galata Kulesi, Cenevizliler tarafından 528 yılında Galata semtinde inşa edilmiştir.

Kule’de geçtiği belirtilen şöyle bir efsane de bulunmaktadır: 12. yüzyılda Anadolu Selçuklu sultanı ve heyeti, Bizans imparatoru tarafından İstanbul’a davet edilir. Sultan da buna icabet ederek İstanbul’a gelir. Sultanın şerefine şenlikler, gösteriler düzenlenir.

Gösteriler sırasında Bizans imparatoru “Sizde böyle gösteriler yapabilen, yetenekli insanlar var mı?” diye sorar. Bu soruyu heyetine soran sultan, maiyetindeki birinden uçma konusunda yeteneği olduğunu öğrenince ondan bunu sergilemesini ister. Adam da uçuş kıyafetlerinin yanında olduğunu söyleyerek hazırlıklara başlar.

İstanbul’daki en yüksek sütunlardan (Çemberlitaş olabilir.) birinin üstüne çıkar. Giydiği kıyafetin özelliği ise günümüzün balonlu denilen paraşüt kıyafetlerine benzemesiymiş. Havadayken elbisenin içi rüzgârla dolarak adamın dengede kalmasını sağlıyormuş. Nihayet hazırlıklarını bitiren adam sütuna çıkar ve atlamak için uygun rüzgârın esmesini bekler. Aşağıdaki kalabalık da sabırsızca adamın uçmasını beklemektedir. Aksilik bu ya hava da pek rüzgârlı değildir. Bir süre daha bekleyen kalabalık artık homurdanmaya başlar ve adamı çaresiz bırakır. Adam da sadece hafif bir rüzgâr olmasına rağmen kendini boşluğa bırakır. Maalesef bu cılız rüzgâr da elbiseyi tam olarak dolduramaz ve talihsiz adam havada kalamayarak yere düşer, hayatını kaybeder. Bu efsane de uçmaya çalışan ilk Türk’ün efsanesi olarak dilden dile anlatılır…

HARAP OLACAK İSTANBUL

Burası Rum melikinin payitahtıdır. Büyük bir deniz kenarında bulunup iki tarafı denizle, bir tarafı sahrayla çevrilidir. Peygamber’in tâbiîninden Kal el-Ahbâr Kostantiniye halkının Kudüs’ün yıkılmasına sevinmeleri dolayısıyla Allah’ın onları cezalandıracağını, şehrin tamamen harap olacağını, hatta horoz dahi ötmeyecek durumda bırakılacağını, zelzelelerle sarsılacağını, zift, neft, kibrit/kükürt ile çıkacak üç ateşin burayı halkıyla birlikte yakacağını, feryatlarının semaya ulaşacağını; bu haldeyken on iki padişahın hazinesinin kalkanlarla dağıtılıp paylaştırılacağını rivayet etmiştir. Bundan dolayı bu şehrin şaşılacak yerleri çoktur, şehirde hiç yılan bulunmaz.

Bir Yorum Yazın

CAPTCHA (Şahıs Denetim Kodu) Resmi